Kayıtlar

bilmez

kirli sayfalar temiz kelimelere hasret, masum kalemlerle lekelere bir davet, zan üstüme düştükçe hafifler adalet, bilmez ki, bilse de ne desin Ahmet.

bir çay

bir çay yıkıldığında tüm binalar deminde kederle bulanmış ateş enkaz gibi çökmüş bir demlik çay. bir çay savaşın tam ortasında tablasında birikmiş kurşun mezar olmuş askere bir demlik çay. bir çay sevilen kız çocuğunun düğününde biraz hüznü bastıran iki kıtlama şeker nikah masasının ortasında bir demlik çay. bir çay bardağında hayat her yudumunda nefes, toplum dediğin yalnız bir demlik çay.

her hareketimiz kısıtlanmış.

sobanın göbeğinde tutuşan kömür, kömürü tutuşturan kısacık ömür. değsen yanarsın, kaynıyor demir, dağlıyor yürek, farz oldu küfür. pencere küpeştesinde kanadı kırık kuş, uç uçabilirsen uç. önünde güller, arkanda bıraktığın sevinçli dünler, heybende günah bekliyor ödüller. çaresiz ihtiyar, bir yanı eksik, tek bacak aksak, gönülde noksan, kaçırdı gözlerini melek ve şeytan, tek başına uykuda, yaş tam doksan. gördüğü tek rüya, her gece bıkmadan, elinde baston, yanında evliya, bilmece çözer ihtiyar, kimseyi sıkmadan, ok gibi gerilir yaydan hiç kopmadan. köy kahvesindeki o isli hava, düştüğüm sokakta, aldığım yara, bildiğim yeter, yanıldığım yetmez milyonlara... sebepsiz hatalara kalkan kadehler, sebepsiz günahlara açılan eller, sebepsiz sevinçlere yetmez şükürler, sebepsiz nefeslere kim anlam yükler?

vaziyet

taş bağlanır bele, düğmeler iliklenir, makam üstüne makam, adem biriktirir, sır kilitler dili, dil keser nefesleri, boğaz boş olunca tesir etmez sözleri. dağ başında bir çoban, belde ondörtlü, seher vakti dönüş yok yıkıldı köprü, dik çimenleri ezer, sular içer ırmaktan, çoban bitap düşer koyuna bağırmaktan. yol kenarında oluk, oluktan akar kelam, kelam tutar kubbeyi, toprağa durur selam, gün olur kelam izler neşe dolu bir kervan, gün olur sebeptir benim katlime ferman. dost muhabbetinde, yâr yardımında pay, payandası geniş sanki ondördünde ay, parlak yıldızlar üstümde bana mucize, takım yıldızından hallice 16 dize. tecrübe kaynatıyor taştı tencere, okudu bu şiiri mecbur açtı pencere, dilimi törpüler gece usta bir berber, müşterek tek aktivite o da  soğuk mermer.

yazıların kaderi kederdir.

okuduklarımız iyilik öğütleyen anlamlar içerirse, zırva gibi gelir. yalnız hüzün, kelimeleri ağırlaştırır. karamsarlık, metni bir tablo haline getirir. sanki bir ressamın fırçasındaki çığlığı duyarız noktalama işaretlerinde. mutluluk hafiftir. gülümsemek anlıktır. yalnız efkar, tüm bedeni boğar. iyiliği yalnız yüreğinde hissederken insan, kötülüğün sancısı parmak uçlarında gezinir. bu metinlerin içindeki serzenişlerse eğer mühim olan, okumakla öğrenmez insan. hissetmelidir. fark etmelidir. kelimelerin oturacak yer bulamadığı bir davette, şaşkınlık müdahildir. şaşırmışlık. aklını kaçırmışlık. düşün ki metin bir perdedir hislerimize. yazdıklarımın aralığından hislerimin dikizlendiğini hissedebiliyorum. düşün ki bugün bir sonuçtur dünlerimize. geçmişte yazdıklarıma bakınca, kendimi tanıyamıyorum. bir gün önceye baktığımda kendimi tanıyamıyorum. bir saat önceye baktığımda, ben ben değilim. size yemin ederim, birkaç dakika önceki ben olmak isterdim. biraz ego, biraz bilmişlik, biraz inat......

zaman zaman

bireysel bir yaşamın toplumsal endişeler içerisinde eriyip gittiğini fark ettiğim hiç iyi olmadı. tuğlalar yerine bahanelerle ördüğüm duvarların üstüme düşebileceğini hiç düşünmemiştim. meşguliyet bir erteleme metoduymuş, fark etmemişim. alışmakla unutmak arasındaki farkı kavrayamamışım. geçmişle gelecek aynıymış anlayamamışım. efkar zaman zaman gelip gider. neşem, sigaramdaki duman kadarmış, o anlıkmış, o gecelikmiş, ertesi sabah yok olacakmış, beni tüketecekmiş, beni bitirecekmiş, bilmediklerimi fark ettirecek, bilmediklerimi öğretmeyecekmiş, öğrenmeme müsaade etmeyecekmiş.  zaman sana sevinci de getirir, hüznü de. senin ne beklediğindedir olay. hoş onu da sen tayin etmezsin. ya aslında işin özü bana şu yazıyı yazdıran his. şu an bu dışavurumuma motivasyon olan lanet duygu. anlamsız, mantıksız ama yaşamaya engel olamadığım duygu. yaşamıyomuş gibi yaptığım, ona göre davrandığım, kendimi ona inandırdığım duygu. aslında bütün mesele kendim. kandırmak ne kadar etik dışı falan mevzusu...

bilinmeyene doğru

 dalgaların, büyük köpekbalıklarının, yırtıcı kuşların ve daha önce hiç görmediği buzul kayalıkların arasından ilerliyordu. ufacık teknesinde kendisine ne kadar yeteceğini bilmediği erzağı, gökyüzünde var olduğunu düşündüğü bir arkadaşı vardı. nereye gittiğini bilmiyordu. dört tarafı su, dört tarafı bilinmez, dört tarafı uçsuz ve bucaksız bir okyanustu. ilk zamanlar boyundan büyük dalgalarla boğuştu. kurtulduğunda başardığını hissetti. büyük köpekbalıklarıyla karşılaştığında çaresizdi. korkmuştu. onları atlattığında şanslı olduğunu anlamıştı. yırtıcı kuşların menziline girdiğinde elindeki sopaya tüm kuvvetini bahşetmişti. kuşları cızbız yapıp yerken, kendini güçlü hissetti. buzul kayalıklara yanaşmadan yol alabilecek bir kaptan değildi. denizci değildi. ama inanıyordu. pes etmeyecekti. yarın yemeğinin tükeneceğini biliyordu. ama pes etmeyecekti. ama her şey zordu. ama olsun o, pes etmeyecekti. bilinmeyene doğru yol alacaktı. gücü tükense şansı, şansı tükense aklı, aklı tükense göky...