Kayıtlar

zaman zaman

bireysel bir yaşamın toplumsal endişeler içerisinde eriyip gittiğini fark ettiğim hiç iyi olmadı. tuğlalar yerine bahanelerle ördüğüm duvarların üstüme düşebileceğini hiç düşünmemiştim. meşguliyet bir erteleme metoduymuş, fark etmemişim. alışmakla unutmak arasındaki farkı kavrayamamışım. geçmişle gelecek aynıymış anlayamamışım. efkar zaman zaman gelip gider. neşem, sigaramdaki duman kadarmış, o anlıkmış, o gecelikmiş, ertesi sabah yok olacakmış, beni tüketecekmiş, beni bitirecekmiş, bilmediklerimi fark ettirecek, bilmediklerimi öğretmeyecekmiş, öğrenmeme müsaade etmeyecekmiş.  zaman sana sevinci de getirir, hüznü de. senin ne beklediğindedir olay. hoş onu da sen tayin etmezsin. ya aslında işin özü bana şu yazıyı yazdıran his. şu an bu dışavurumuma motivasyon olan lanet duygu. anlamsız, mantıksız ama yaşamaya engel olamadığım duygu. yaşamıyomuş gibi yaptığım, ona göre davrandığım, kendimi ona inandırdığım duygu. aslında bütün mesele kendim. kandırmak ne kadar etik dışı falan mevzusu...

bilinmeyene doğru

 dalgaların, büyük köpekbalıklarının, yırtıcı kuşların ve daha önce hiç görmediği buzul kayalıkların arasından ilerliyordu. ufacık teknesinde kendisine ne kadar yeteceğini bilmediği erzağı, gökyüzünde var olduğunu düşündüğü bir arkadaşı vardı. nereye gittiğini bilmiyordu. dört tarafı su, dört tarafı bilinmez, dört tarafı uçsuz ve bucaksız bir okyanustu. ilk zamanlar boyundan büyük dalgalarla boğuştu. kurtulduğunda başardığını hissetti. büyük köpekbalıklarıyla karşılaştığında çaresizdi. korkmuştu. onları atlattığında şanslı olduğunu anlamıştı. yırtıcı kuşların menziline girdiğinde elindeki sopaya tüm kuvvetini bahşetmişti. kuşları cızbız yapıp yerken, kendini güçlü hissetti. buzul kayalıklara yanaşmadan yol alabilecek bir kaptan değildi. denizci değildi. ama inanıyordu. pes etmeyecekti. yarın yemeğinin tükeneceğini biliyordu. ama pes etmeyecekti. ama her şey zordu. ama olsun o, pes etmeyecekti. bilinmeyene doğru yol alacaktı. gücü tükense şansı, şansı tükense aklı, aklı tükense göky...
 gözkapaklarım yorgunluktan kapanmak istiyor her dakika. ama kirpiklerim dik duruş sergiliyor. içgüdülerimin dışavurumu kirpiklerim. hayatımın ikilikleri bitmiyor bitmesine, her gün bir yenisi ekleniyor işte. kim sorumlu kim deli diye ehliyetine bakarken hukuk derslerinde, akşamları bir delinin varoluşunu yaşıyorum. keskin dönüşlerimde önüme hep biri çıkıyor, çarpıp geçiyorum.

hiçsin.

 bu ruh, bu form ne ister? karar verebildin mi? mesela istediğin kadar paraya sahip olmak mı seni durduracak? ne kadar para istiyorsun? düzenli bir yaşam? ne kadar düzene sokarsan hayatını mümkün olur rahat ölmek? hangi kadınlarla birlikte olursan biter doyumsuzluğun? hangi mekanlarda saygı duysunlar sana? hangi arabalara binmek istersin? hangi çeşmelerden su içmek istersin? söyle ki bir bir çürüteyim hayallerini. ne elde edersen et, bir fazlası eksik olacak. ne kadarını görürsen o gizli bahçenin, o kadar derinlerine dalacaksın. ne kadar derinlere dalarsan o kadar geçmişi özleyeceksin. o zaman başa döneceksin. kurtulmak istediğin mahallede bulacaksın kendini. çünkü problem o mahallede değil. problem evinde değil. yaşadığın memlekette değil sorun, değildi. problem sendeydi. problem açgözlü ruhundaydı. problem senin keyfindeydi. senin adaptasyon problemin vardı. senin için boştu. bomboştu. senin içini doldurduğu için sevmedin bu toplumu. zannettin ki onlar yükledi onlarca derdi. zann...

sıkışmışlık

 boğazıma dayanmış bir bıçak, dilimi mandallamışlar. en arkada kalmışım, beni hep sollamışlar. gözlerimde demirden kamışlar, üstümde kıskıs gülerek zıplayan camışlar. ellerimde plastik kelepçe, kulaklarımı tıkamışlar. ayaklarım çivilenmiş yere, kalbime saplanmış kılıçlar. önüm arkam dolu, beni sıkıştırmışlar.   sesimi çıkarsam, nefes alamam. karşılık versem, bir işe yaramam. gözlerim açık ama kapayamam. dik durayım desem, yükten kalkamam. denesem, zulmü bile alkışlayamam. göremem, hissedemem, bağırsalar duyamam. gidemem bu diyardan, yolumu bulamam. kalbim cevap verse, sorular soramam. önüm arkam dolu, beni sıkıştırmışlar.   boynumdan aşağı süzülüyor kanlar. içimde yeminler geleceğini bekleyen intikamlar. mazi de kayıp, az ileride kazanacağımız anlar. gözlerimden yaşlar damlar. yalnız palyaçolar anlar. kader mahkumlarının üzerindeki zanlar, uyku tutmuyor ağırmadan tanlar. ayakta kalanı anlamıyor yatanlar. ihaneti bilmiyor aslında satanlar. önüm arkam dolu, beni s...

insanoğlu çiğ süt emmiş mi harbi?

 insan yaşadığı rüyanın büyüsüne kapılıp yarını düşünmeden yaşarken, nefes aldırmaz gururuna. doldurur heybesini yağlı ballı iltifatlarla, etrafını donatır şatafatla. hele gerçekle rüyayı ayırt edemediği noktada, yani bu gücün karakterinden değil de, şansın bir hediyesi olduğunu anlamadığı o anda ilk hatayı yapar. gayretin her zaman sonuç doğurmadığını, nasibin varlığı söz konusu olunca duyulan şüphelerin ortadan kalktığını o anda anlarız. anlam karmaşaları içinde kaybolan, lüksü kaldıramayan, adeti ve adaleti bilen ama bildiğini unutan insanın ikinci hatası dün sahip olmadıklarını kaybetmemek için mücadele etmektir. bir bedendir sahip olduğunu sandığın, o da ait değil sana, yalnızca emanet. elinde gücün olması zannımca önemli değildir. para gücü temsil edebilir ama kazanç değildir. kazanç bir fakirin kaldırımda komşularıyla çekirdek çitlerken ettiği muhabbetten aldığı keyiftir. zengin bir adamın eyfel kulesinin karşısında içtiği şaraptan aldığı keyiftir. çekirdek çitlemek veya eyf...

bataklık.

Komşusu, annesine seslendi. Çocuğu yollamasını, bakkala göndereceğini söyledi. Çocuk mahalle kültürüne haizdi. Bilirdi ki kimin sigara, ekmek, tuz ihtiyacı var çocuklar gider bakkaldan alırdı. Zaten köydeydi. Komşusu memur emeklisiydi. Sürekli çocuğu bakkala yollayıp, paranın üstünü de çocuğa bırakırdı. Normalde verilenden fazla harçlık eline geçerdi çocuğun. Ayakkabılarını giydi, deterjan almak için yola koyuldu. Köyün üç tarafı dağlarla çevriliydi, yeşildi. Çimenler yerine göre uzun yerine göre kısaydı. Yalnızca evlerinin karşısındaki dağ kayalıklarla doluydu. En tepesinde de yaz kış farketmeksizin erimeyen karlı kayalıklar bulunurdu. Çocuğun üzerinde dizine kadar uzanan bir mont vardı. Bakkal yakındı ancak çocuk evlerinin arkasında alabildiğine yeşil olan alandan ilerledi. Hava dumanlıydı. Öyle yürürken bakkala doğru, bir adımı çamura denk geldi. Onun yanına diğer ayağını attığında bataklık olduğunu anlamıştı. İleriye doğru atıldı hızlıca, bu kez dizine kadar batmıştı. Dumandan etra...